04.08.2017
Künye
İletişim
02.11.2003, 09:42:05 Güncelleme : 07.10.2016, 16:27:53

İstanbul 1924 İstanbul 2184

Gözlerimi kapayıp, 2184 yılındaki İstanbul’u düşünmeye çalışıyorum. Neden 180 yıl sonraki İstanbul’u düşünüyorum?

Füsun Özbilgen

İki gündür İstanbul’un 180 yıl önce yapılmış suluboya tablolarına bakıp duruyorum da ondan. Bütün tabloları teker teker inceledim, resimlerin hangi bölgeleri gösterdiğine ilişkin yanlarında yer alan ayrıntılı bilgileri okudum. O kara parçalarının bugünkü durumunu gözümün önüne getirdim.

Resimlerin kimisi Büyükdere tepelerinden İstanbul Boğazının görüntüsü. Kimi arkasında Süleymaniye Camii’nin yer aldığı Haliç kıyılarının görüntüsü. Kiminde Sarıyer’e doğru uzanan ahşap sahil konaklar var. En çarpıcı olanı da galiba bugünkü Beyoğlu’nun 180 yıl önceki halini gösteren resim.

(Ah ah eski İstanbul ne güzelmiş, kıyıları doğası bozulmamış) diye yaşamadığım dönemlere ilişkin nostalji yapacak değilim elbette. Eskiden kıyılar bomboş, doğa çok güzel, saraylar ve köşkler bu güzel doğanın ortasında muhteşem görünüşlü imiş.

Ama bugünkü İstiklal Caddesi, ahşap binaların önünde, yazın tozlu, kışın çamur içinde bir toprak yol halinde gözümün önünde işte. Bir başka resimde yangın yerlerinin ortasında otlayan hayvanlar.. Denizlerde ulaşımı sağlayan sadece iki ucu kıvrık ince sandallar.

Ne vapur var ne araba. Gel de kışın Kadıköy’den Eminönü’ne geç donmadan.. İstanbul’un bir ucundan diğerine gitmek herhalde bir günden fazla sürüyormuş. Adalar hemen hemen bomboş ve ulaşımı çok zor. Akşam olunca kenti yoğun bir karanlık sarıyor kuşkusuz. Şimdi bunların nesine özenip ah vah edeceğim.

Peki şimdiki İstanbul? Hani o trafiğin ortasında inim inim inleten caddeleri, karmakarışık yolları ve çirkin yapıların kapladığı varoşları ile bugünün İstanbul’u? Elbette çok sıkıntı verici yönleri, adamı sinir eden trafiği ve kıro dediğimiz insanlarla dolu sokakları var ama yine de 180 yıl önceki İstanbul’dan çok daha fazla olanak sunuyor. Kentin merkezindeki güzelim yapılar, gece pırıl pırıl aydınlanmış caddeler sokaklar, geçmesi bazen yarım saatimi alsa da üstünden geçerken kentin her iki yakasına bakmaya doyamadığım Boğaz köprüleri. Sinemaları, tiyatroları, konserleri, restoranları, barları, eğlence yerleri ile cıvıl cıvıl bir İstanbul..

Neden 180 yıl öncesine gittim derseniz anlatayım. O pırıltılı ışıkların vitrinlerin aydınlattığı, her köşe başında bir sergi, tiyatro, sanat etkinliğinin boy gösterdiği Beyoğlu’nda, İsveç Başkonsolosluğunda bir kitap tanıtım kokteyline katıldım.

İsveç Konsolosu ve eşi ile çoğunluğunu İsveç ile yakın dostluk ilişkileri olan Türkler, ya da eşleri İsveçli olan erkeklerimiz (İşadamı İshak Alaton'dan, fotoğraf sanatçısı Ergun Çağatay'a, yazar Turhan Kayaoğlu'na kadar geniş bir yelpaze) elbette muhterem basınımızın temsilcileri filan oluşturuyordu.

İsveç’in 1820’li yıllarda İstanbul’daki büyükelçisi olan Carl Gustaf Löwenhielm sadece elçilik yapmamış, aynı zamanda başta İstanbul olmak üzere Bursa, Çanakkale Truva gibi yerleri dolaşarak resimlerini yapmış. Suluboya tablolar ve karakalem eskizler.

Büyükelçinin resimlerinin kalitesini bu resimlerin yer aldığı ‘Geçmişin Yansıması, 1820’ler Türkiyesi’ kitap projesini hayata geçiren İsveç İstanbul Başkonsolosu (Şu anda Zagreb’de görevli) Sture Theolin şöyle anlatıyor:

“ Biz İsveç’liler Napolyon savaşlarından bu yana kendimizle ve dünya ile barışık bir toplumuz. Bu yüzden sanata yeteneği olan İsveç’li subaylar bu yeteneklerini geliştirecek zaman ve fırsat bulabilmiş, Kraliyet Sanat Akademisi’ne girebilmiştir. Bunların çoğu dostlarını karikatürle ve önemsiz eserleriyle eğlendirip aydınlatmış, sanat meraklısı amatörlerden oluşan ‘dilettante’lerdir. Bunların arasından sıyrılanlar ise sanat tarihine önemli birer isim olarak geçmiştir. C.G. Löwenhielm ise bu iki kategorinin arasında yer alır.”

Yani 180 yıl önce İstanbul’u çeşitli açılardan resimlerine aktarmış olan diplomat ve asker Löwenhielm, büyük sanat eseri sayılacak tablolar yapmasa da fotoğraf makinesinin olmadığı 180 yıl öncesinin İstanbul’unu kaliteli bir amatör olarak gayet güzel resmetmiş ve bizlere aktarmış.

Bizlere aktarmış derken tarihe demek istiyorum. Yaptığı resimleri beraberinde İsveç’e götürmüş elbette. Eserlerinin büyük çoğunluğu Uppsala Üniversitesi kitaplığı ve Stockholm’de Ulusal Müze’de ve özel koleksiyonlarda bulunuyormuş. İsveç’in şimdi tayin olan başarılı başkonsolosu Sture Theolin (ki İstanbul’daki İsveç başkonsolosluğunun kapatılması kararından vazgeçilmesini de o sağlamıştı) iki önemli kitap hazırlatarak, Osmanlı tarihi ile ilgili belgeleri biz Türklere de kazandırdı.

İlk kitap ‘İmparatorluğun Meşalesi’, 18. yüzyılın ikinci yarısındaki Osmanlı imparatorluğunu tanıtan çok önemli bir dev eserdi. Bu kez de yine İsveç’li AstraZeneca şirketi ile İsveç Başkonsolosluğu’nun işbirliği ve Yapı Kredi Yayıncılığın başarılı baskısı ile nefis bir çalışma çıkmış ortaya.

‘Geçmişin Yansıması, 1820’ler Türkiyesi’ isimli kitabın, yazılarını kaleme alan Engin Yenal, resimleri teker teker anlatmış ve aynı yerlerin bugünkü durumları ile ilgili de kapsamlı çalışmalar yapmış. Hatta ressamın hatalarını bile teker teker inceleyip okuru bilgilendirecek açıklamalı metinler hazırlamış. (Tekfur sarayı örneğinde olduğu gibi)

Böylece bu kitabı karıştırarak 180 yıl öncesine gidiverdim. 1820’li yılların atmosferinde gezindim gözlerimi kapatmadan. (Hatta dört açıp resimleri teker teker inceleyerek.)

Gözlerimi daha sonra kapattım ve bugünü de bıraktım. (O zaten her an gözlerimin önünde) Ben asıl İstanbul’un 180 yıl sonrasını hayal etmeye koyuldum.

Bir kent 180 yılda bu kadar değişir, böylesine kalabalıklaşır ve başkalaşırsa, ya gelişim ivmesinin hızlandığı günümüzden, daha hızlanacağı anlaşılan geleceğe doğru akacak olan 180 yılda neler olacak?

Üstelik de doğu batı ekseninde 180 kilometre olan İstanbul’un artık tamamen dolduğunu, bu yüzden kentin gelişmesinin, kuzey ormanları ve su havzalarını zorlamaya başladığını uzman bir isim olan Prof. Mete Tapan üç gün önce açıklamışken.

180 yıl sonra nasıl bir İstanbul olabilir acaba? İşte tam da bunu hayal etmeye çalışıyorum.

Öncelikle gelecek nesillerin de, bizim kuşaklar kadar aptallık yapıp, havayı ve suyu bitirmeye yöneleceklerini düşünmüyorum. Bu yüzden bizim neslin artığı yağmacılar bir miktar daha orman yok edip su havzalarını kirletseler bile, gelecek kuşaklar herhalde İstanbul’un kuzeyini yok etme girişimini, yani kentin orman, hava ve suyunu yok etme yağmacılığını önleyeceklerdir.

180 yıl önce 1 milyon bile olmayan nüfusu bugün 9 milyona çıkan bir İstanbul, 180 yıl sonra nüfus artış hızı da dikkate alınarak nasıl bir sayıya ulaşacak acaba? Mesela 40 milyon insan mı yaşayacak 2184 yılında bu kentte?

O zaman insanlar ne yapacaklar? Herhalde kenti kuşatan varoşlar tümüyle yıkılacak. Oralara daha akıllı alan kullanımı ile koskoca bloklar yapılacak. Belki kent merkezindeki tarihi binalar korunacak ama geriye kalan ve eser niteliği taşımayan tüm binalar da yeniden yapılıp, gökyüzüne doğru yükselecek diye düşünüyorum. Bu yıkımı insanlar mı yapar, yoksa beklenen şu ünlü İstanbul depremi mi yeni bir kentin kurulmasına öncülük eder onu bilemiyorum.

Herhalde ulaşımın büyük bir bölümü de bu yıkım ve yeniden yapım sırasında yer altına alınacaktır. Daha daha neler olacaktır? Eh hepsini de ben hayal edecek değilim ya, biraz da siz hayal gücünüzü geliştirin. 180 yıl sonraki İstanbul’u gözlerinizin önüne getirmeye çalışın.

Değişimin hızı hakkında fikir edinmek isterseniz de Yapı Kredi Yayıncılık’a gidip, geniş bir masaya yaymadan incelemesi biraz güç olsa da (sayfalar tabloların boyutunda) 180 yıl önceki İstanbul’u gösteren ‘Geçmişin Yansıması, 1820’ler Türkiyesi’ kitabını alıp inceleyin...

Haberi Paylaşmak İçin...
Son Haberler
Rodos Şovalyelerinin kalesinde Theodorakis ’’Zorba’’sı...
Rodos Şovalyelerinin kalesinde Theodorakis ’’Zorba...
Damla Özdemir ’’Free Speech Zone’’ ile Galeri İlayda’da
Damla Özdemir ’’Free Speech Zone’’ ile Galeri İlay...
27. Akbank Caz Festivali’nin ilk konser biletleri çıktı!
27. Akbank Caz Festivali’nin ilk konser biletleri ...
London Art Gallery Bağdat Caddesi’nde açılıyor!
London Art Gallery Bağdat Caddesi’nde açılıyor!...
Abidin Dino ’’Son İzler’’ ile karşımıza çıkıyor...
Abidin Dino ’’Son İzler’’ ile karşımıza çıkıyor......