04.08.2017
Künye
İletişim
30.08.2003, 09:42:05 Güncelleme : 07.10.2016, 16:40:51

Dolmuş kapısında felsefe…

Dolmuştan inerken kapıyı açık tutmayı bilmek bir felsefe mi hakikaten?

Füsun Özbilgen

İona Kuçuradi diyesiymiş ki:

- Dolmuştan inerken kapıyı açıp tutmayı bilmek de bir felsefedir. Mesela uygar insan topluluklarında ilk inen kapıyı açar, arkasından inene kapıyı tutar, daha sonra inen kapıyı açık tutmayı devralır, böylece herkes inene kadar birbirlerine kapıyı açık tutarak devrederler. Halbuki bizde ben ilk inerken kapıyı açıp tutarsam kimse devralmıyor en son kişi inene kadar kapıyı ben açık tutmak zorunda kalıyorum.

İona Kuçuradi, dünya çapında saygın bir yaşlı hanım. Uluslar arası Felsefe Kurumu Başkanı olarak İstanbul’da bu asrın en düzenli ve önemli Felsefe Kongresini gerçekleştirdi. Ama onun uluslar arası kimliği ve kişiliği o dolmuştan inenlerden kimin umurunda?

Dolmuşun kapısını tutup, inenlere kibarlık eden bir ‘enayi ihtiyar’ buldular mı, kimse kapıyı tutmaz bizim toplumda. Yaşlı bir kadına, onun inceliğini ve kibarlığını istismar ederek ve utanmadan kapı tuttururlar.

Peki felsefe bunun neresinde? dersek işte taa göbeğinde.

Çünkü bu davranış bir yaşam felsefesi. Başka insanları umursamamak, sadece kendi çıkarını kollamak, diğer insanların kibarlıklarını ve haklarını sömürmek veee ‘köşeyi dönmek’.

Bu bir felsefe. 1980’lerden sonra hızla yaygınlaşan toplumsal felsefemiz. Kabaca deyimi ile ‘köşeyi dönme’ felsefesi. Yani toplumsal yaşamaya değil de bireysel yaşamaya öncelik vermek. Bir toplumun içinde yaşıyorsan da o toplumdan alabileceğinin azamisini alıp, hiçbir şey vermemeye katmayaya çalışmak. Yani sadece almak, almak ve almak için yaşamak.

İnsanlar iki ayrı kategoriye ayrılabilir. Alıcılar ve vericiler.. Almayı düstur edinenler. Başkalarının haklarını kaparak, ciğerini sökerek mutlu olanlar. Başarıyı ve mutluluğu başkalarının elindekine dişlerini geçirmek ve sürekli kendi çıkarını en yükseklerde tutmak olarak görenler.

İkinci kategoride ise hep birlikte üretip hep birlikte tüketmekle mutlu olanlar yer alıyor.. Yani başkaları ile paylaşan, şu veya bu şekilde birbirlerine yardım eden, yardıma muhtaç olanları ihmal etmeyenler..

Köşe dönücüler ‘bireysel mutluluk’ ya da ‘ailesel mutluluk’ olarak sadece kendileri ve aileleri için herkesin elindekini kapmaya çalışırken, ikinci ketegoridekiler, herkese elinden geldiğince imkanlarını kullandırarak, toplumsal yaşamaya ağırlık verirler. Yani insanlığın gereğini yerine getirmeye çalışırlar.

İsterseniz köşeyi dönmecilere ‘bireyciler’, dayanışmacılara da ‘toplumcular’ diyebiliriz.

İşte geldik felsefeye. Hem de siyasal ve ekonomik düzenlerin temeli olan felsefeye..

Biz Türkiye toplumun olarak son 20 yıldır bireyci felsefeyi benimsedik.

Benimsemeyenler de hala var ve onlar topluma hizmet etmeye çalışırken, istemeden de olsa bireycilere kapıyı açıyor ve açık tutuyorlar..Bireyciler de utanmadan, açık buldukları kapılardan geçip gidiyorlar. Kim açmış bu yolu ve kapıyı, arkadan kim çıkacak , çevrede neler oluyor hiç umursamadan.. Yeter ki önlerindeki kapılar açılsın ve açık tutulsun. Onlar da açık buldukları kapılardan rahatça geçip gitsinler..

Buradan sistemin felsefesine gelirsek, dünya bu iki sistemi denedi ve deniyor. Toplumcu felsefe, sosyalizm olarak çeşitli ülkelerde denendi. Bireyci felsefe ise kapitalizm olarak halen dünya ölçüsünde denenmekte.

Sosyalizmin uygulanmaya çalıştığı ülkeler iflas etti. Neden? Çünkü benim gidip gördüğüm kadarıyla, toplumcu felsefenin uygulandığı ülkelerde de bireyciler çoğunluktaydı. Yani el birliği ile çalıştırılmak istenen fabrikalarda ya da işletmelerde çalışanlar, (Nasılsa ücret kolhozdan, yukardan geliyor, başkası çalışsın ben de eşit aylığımı alayım) diye çalışmıyor ve kendince gününü gün ediyor, içiyor, yaratıcı yönlerini devreye sokmuyordu.

Gerçekten çalışan, yaratıcı ve üretici olanın da yan gelip yatana göre bir ayrıcalığı olmadığı için bir süre sonra moral olarak tükeniyordu.

Yukarlardak yani yöneticiler ise toplumun biriktirdiklerini kendi Daça’larında keyifle yemeğe başlamışlardı. Yani toplumsal düzenin içindeki bireyciler, toplumsal düzeni kemirmişti. Sonunda hep birlikte battılar.

Tabii bireyci ülkelerin başında da Amerika Birleşik Devletleri geliyor. Orada ise her birey kendini kurtarma telaşında. Fakir olanlar sevilmiyor çünkü çalışmadıkları için fakir kaldıkları tezi yaygın.

Başarısız olan şirketler sistemin içinde yok oluyor, ya da büyük şirketlerin içindeki başarısız bölümler kapatılıveriyor ve çalışanlar kapının önüne konuyor.

Bu nedenle her bir birey hem kendi başına hem de şirket içindeki pozisyonu ile başarıyı yakalamak zorunda. Bütün yaratıcılığını ve çalışmasını devreye sokuyor. Böylece sistem iflas etmiyor tam tersine dünyanın en zengin ülkesi haline geliyor.

Ama bu yarışta geride kalan bireyler, toplumsal çöplüğün dişlileri arasında ezilip kayboluyor. ABD’de bir milyondan fazla kişi ‘Homeless’ olarak evsiz barksız sokaklarda yaşıyor da kimse dönüp bakmıyor. New York sokaklarında sabah erkenden işe koşturanlar, gece kaldırımda yatanların üstünden atlayıp geçiyor. Bu da bireyci felsefenin sonucu elbette..

Ancak bireyci felsefenin doruğunda yaşayan Amerikalılar elbette, bizim aynı felsefeyi 20 yıldır uygulayan danalar gibi görmemiş değil. Mesela dolmuştan inen yaşlı bir kadın sonuna kadar kapıyı tutturmazlar. Biri açar ve diğerine devreder.

Çünkü her ne kadar bireysel çıkarlarını iyi kollamak üzere koşullanmış olsalar da, toplumsal yaşamanın inceliklerini iyi bir eğitimle öğrenmişlerdir. İşyerlerinde fabrikalarda başarıyı topluca hareket etmekle bulabildiklerini bilirler. Ancak her an için de o topluca hareket ettikleri yerde birbirlerinin işini elinden alıp tepeye tırmanmak için kuyu kazamakla da uğraşıyorlardır.

Yani kibarca ve sofistike olarak sürdürürler bireyciliklerini. Dışarıdan bakınca bizim dolmuştan inen danalar gibi görüntü vermezler. Eh ne de olsa bizimkiler gibi yeni değil kullandıkları felsefe.. Bu felsefenin gereğini yerine daha ince metotlarla getirirler ama görüntüde açık etmezler.

Uluslar arası Felsefe Kongresi İstanbul’dan geçti. Yüzlerce düşünce insanı, dünyanın, insanların, toplumların bugününü ve yarınını irdeledi, didikledi. Klonlanacak insanlarla ilgili geleceğin etik problemleri de tartışıldı, dünya jandarması ABD’nin Irak’ı işgalinin uluslararası hukuku nasıl torpillediği de konuşuldu elbette.

Ancak dünyanın sorunlarının temeli yine de galiba İona Kuçuradi’nin söylediği ‘dolmuş kapısındaki felsefi sorunun çözülememesinde’ yatıyor. Toplumsal felsefe ile bireyci felsefe arasındaki meseleyi insanlık halen çözebilmiş değil.

Bireysel felsefe toplumdaki dinamikleri harekete geçiriyor ama pek çok insanın ezilip yok edilmesi pahasına.. Toplumsal felsefe de pek yürümüyor çünkü içindeki bireylerin hepsi toplumsal yaşamak istemiyor, ya tembelliğinden ya kişisel başarısı ortak kullanım içinde berhava olduğu için ya da çıkarcılığından, kendi bireysel çıkarlarını düşünürken toplumsal çalışmayı torpilliyorlar.

Bu yüzden sosyalist sistem çöktü, kapitalist sistem ise insanlığı ve dünyayı problemlere boğdu. Çevre kirlenmesinden, fakir zengin eşitsizliğine kadar dünyanın belli başlı problemleri işte bu bireyci ve kalkınmacı felsefenin ve hırsın getirdiği küresel belalar. Üstelik bireyci felsefe küreselleşmiş bir gücün elinde olduğu için gidebileceği yer ve yapabileceği tahribat konusunda felsefe ile uğraşan düşün insanları gibi gelişimi izleyen tüm insanlar da endişeli..

Dolmuşun kapısından danalar gibi inen insanlardan kalkıp nerelere geldik böyle.. İşte felsefe de bu yüzden dolmuşun kapısında başlıyor..

Haberi Paylaşmak İçin...
Son Haberler
Rodos Şovalyelerinin kalesinde Theodorakis ’’Zorba’’sı...
Rodos Şovalyelerinin kalesinde Theodorakis ’’Zorba...
Damla Özdemir ’’Free Speech Zone’’ ile Galeri İlayda’da
Damla Özdemir ’’Free Speech Zone’’ ile Galeri İlay...
27. Akbank Caz Festivali’nin ilk konser biletleri çıktı!
27. Akbank Caz Festivali’nin ilk konser biletleri ...
London Art Gallery Bağdat Caddesi’nde açılıyor!
London Art Gallery Bağdat Caddesi’nde açılıyor!...
Abidin Dino ’’Son İzler’’ ile karşımıza çıkıyor...
Abidin Dino ’’Son İzler’’ ile karşımıza çıkıyor......